9/10/2009 · Kategori: Yasam

Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, risalelerden dersler yapmaktadır. 1956 senesinde bir gün Fethullah Gülen Hocaefendi'yi de, kendisinin yapmış olduğu çarşamba sohbetlerine isterse gelebileceğini söyleyerek davet eder: "1956'da tanıştık, 1966 yılına kadar beraber iman ve Kur'an'a ait hakikatleri okuduk.

Bu süre içinde aramızda tatlı bir uhuvvet ve muhabbet teessüs etmişti. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanları tahattur ettikçe kendimi firdevsî bir saadet içerisinde hissediyorum. Hocaefendi, daha gençliğinde ilim ve hikmetin feyyaz bir âşığı idi. Hilkaten dürüst, halim, iffetli bir genç idi. Müşfik ve merhametli idi. Her nutku bir belagat ve fesahat şaheseriydi. Hocaefendi, bizden bin adım ileri attı. Hariçteki hizmetleri ile de milletimizin dışarıdaki itibarını artırdı."

Kırkıncı Hocaefendi, devam ediyor: "Bazen cumaları müftü efendiden izin alarak herhangi bir camide vaaz ederdi Hocaefendi. Sabahtan öğleye kadar risaleden bazı yerleri çalışır, kürsüye çıkar, kekelemeden konuşurdu. Bak ben kekeliyorum ama onda kekeleme yok. Öyle bir hafızası var ki, 1966'ya kadar beraber bulunduğumuz her şey hafızasında. Onun vaaz ve nasihatlari en duygusuz insanı bile heyecana getirip ağlatır. Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı. İbadetine düşkündü, geceleri teheccüd namazını kılar ve secdeye kapanarak saatlerce bu millet için dua ederdi. Dalalet ve sefahat girdabına düşen, dinî ve millî seciyelerini kaybeden gençlerimiz için ağlar ve necatları için halisane niyaz ederdi. İslamiyet'in neşr ve tebliğini farz telakki eder ve bunu ifaya çalışırdı. Bu çalışmasında da muvaffak oldu.

Onun en bariz meziyetlerinden birisi de vatan ve milletini çok sevmesi idi. Kendisi için değil, milleti için yaşar ve düşünürdü. Yüzlerce ve binlerce gencin fazilet ve irfanına vesile olmuştur. Bu ağır vazife, genç yaşta saçlarının ağarmasına sebep olmuştur."

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

Sözün Özü

9/10/2009 · Kategori: Yasam

Şayet neş'et ettiğiniz yerde kalıp kendinizi o çeperle sınırlandırmışsanız, Hızır'dan ders alsanız bile belli bir darlığı

Aksine her taraftan haberdar olabiliyor, her yeri âdeta avucunuzun içi gibi biliyorsanız, işte ancak o zaman dünyanın geleceği adına ümit vaat ettiğinizden bahsedilebilir. Yoksa rahatlıkla denilebilir ki, Amerika'da, Avrupa'da neş'et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu hâline gelirsiniz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

Hacı Ata'nın Ardından

27/1/2008 · Kategori: Yasam

 

Fatih Camii’nin avlusunda son seferin için toplananlar, seni ne kadar tanıyordu bilemem; ama onların seni çok daha yakından tanımalarını isterdim. Duşanbe Ekonomi Lisesi’ndeki suntayla ikiye bölünmüş odanın sana ait, ahşap dolaptan ve eski iki kanepeden müteşekkil kısmı bile onlara ne kadar çok şey anlatırdı.

Bazen Türkiye’ye giderdin. Oradan döneceğini, odanın penceresine yuva yapan bir kumru müjdelerdi bize. Her defasında buna şahit olunca, o kumrunun nöbet bekleyen sâdık bir nefer gibi seni müjdelemek için oraya yerleştirildiğini anladık. Türkiye’den döndüğünde ise, o kumru âdeta seni rahatsız etmemek için uçar giderdi.

Duşanbe’nin sıcak yaz günlerinde, on dakika güneş altında kaldığımızda bunalır, başımızı sokacak bir gölge arardık. Sen ise o yakıcı güneşin altına sırtında ceketinle çıkar ve “Ben büyüğümden öğrendim, ceket giymek edeptir. Hepimizin bulunduğu ortamlarda bir ben, bir de o ceket giyeriz.” derdin. İlerlemiş yaşına rağmen, sabahtan akşama kadar çoğu zaman yayan, bazen de kliması ve hiçbir lüksü olmayan bir arabayla oradaki fidanların geleceği için koşturup dururdun. “Hacı Ağabey, sana Avrupa’dan son model bir araba getirtelim” diyenleri; “Evlâdım, insanlar sokaklarda aç dolaşırken, siz bana nasıl böyle bir teklifle gelirsiniz?!” diyerek yadırgardın. Akşamüzeri dönerdin okula. Gelmeni hasretle beklerdik. Lâcivert ceketin elinde yavaş yavaş çıkardın merdivenleri.

Tercümanın olan delikanlı: “Hocam bu ne enerji! Ayaklarımın altı şişti, Hacı Ağabey hiç mi yorulmaz?” derdi. Odana çekilip, çoraplarını çıkardığında içim sızlardı. Ayakların davul gibi şişmiş olurdu. Bazen ayaklarındaki çatlaklardan kan sızardı.

18 yaşındaki gençlerin bile şartlarına tahammül edemedikleri bir yerde sen, ordunun önünde giden şanlı süvari gibi bize hep şevk kaynağı oldun. Ekmeğin bulunmadığı, suyun temiz olmadığı; sokaklardakardeşin kardeşe kırdırıldığı, insan canının kıymetinin olmadığı; fırın önlerinde yüzlerce insanın evine ekmek götürmek için birbiriyle ölümüne mücadele ettiği ve insanların ekmek kuyruklarında vurulduğu zamanlardı. Sofrana yiyebileceğin bir şeyler bulabilmek için, can korkusu içinde pazara giderlerdi. Gıda ihtiyacını ancak tavuk ve gazlı suyla giderebiliyordun; çünkü hem şeker, hem de kalb hastası idin.

Oda olarak kullandığın küçük barakadan, lâvaboya gitmek için çıkardın. Paçalarını sıvar, beyaz terliğini giyerdin. Gün boyunca bütün Duşanbe’yi adımlayan sen, lâvaboya gitmek için, en az iki defa dinlenirdin. Sandalyeni getirir, okul lojmanının koridorunda seni beklerdik. Oturup bir nefes aldığında hâlimizi sorardın. Çocuklar gibi sevinirdik. Nasihat eder, talebelere nasıl davranmamız gerektiğinden bahsederdin. Sonra başından geçenleri anlatırdın.

Duş ve hâcethâneler, lâvabolarla aynı yerdeydi. Buraların fayansları acemice döşenmişti, kapıları da barakaları andırıyordu. Usta bulunamayınca, fayansları belletmenlerle okul müdürü döşemişti. Soğuk suyla yıkanmak mecburiyetinde kalan bir gence iltifat etmiştin. Sıcak suyun bile bulunmadığı mekânlar, sen teşrif edince güzelleşiyordu. Bu şartlar altında vazifelerini yapmaya çalışanları takdir ediyordun. Sen ise, takdir edilmeyi ötelere bırakmıştın.

Misafir gelecek olduğunda okulu dört dolanırdın. Allah’ın izniyle en küçük teferruatı bile unutmazdın. Masaya konacak çiçekten, merdivenlerin arkasındaki görünmeyen kirlerden, sıraların üstünde çizik olup olmamasına kadar her şeye dikkat ederdin. Kimseyi küçümsemez, ihmal etmezdin. Seni her zaman o mütebessim çehrenle hatırlayacağım.

Bir gün okulda çalışan yaşlı bir sıva ustasının hâl ve hatırını sormuş, gönlünü hoş etmiştin. Usta, senin dilini bilmiyordu; ama anlattığın her şeyi âdeta anlıyordu. Sen bir vefa membaıydın.

Sıla-i rahime niyetlenmiş, vedalaşmak için yanına gelmiştim. “Van’da falan şahıs var, ona benden çok selâm söyle!” demiştin. Dert ortaklarını en zor zamanlarda bile unutmamıştın. Vefatına inanamamıştık hiçbirimiz. Ama sen de fânîydin. Sevgili’ye kavuşma zamanın gelmiş, ötelere uçup gitmiştin. Vefatından yıllar sonra, Çin’e komşu bir ülkede pazarda alışveriş yapan arkadaşlara, yaşlı bir kadın: “Hacı Ata nasıl?” diye sormuştu. Arkadaşlar oldukça şaşırmıştı. Nerden tanıyordu Çin’e komşu bir ülkede yaşayan bu yaşlı kadın seni. Vefat ettiğini söylediler ona. Kadın dizine vurup öyle bir “Aaahhh!” çekti ki, oradakiler oldukça şaşırdılar kadının bu hâline. Seni tanıyanlar; “O, bu dünyanın insanı değildi.” diyerek, çocuklarına, torunlarına senin ismini koyuyorlar.
Günler günlere, aylar aylara, yıllar yıllara kavuştu sen gittikten sonra. Gözler yine seni arıyor. Ama çok güzel şeyler de oluyor Hacı Ağabey. Senin vesilenle Asya’nın steplerine atılan tohumlar boy verdi, fidan oldu.

Mekânın Cennet olsun Hacı Ağabey!

 

M.Zakir Sular - Sızıntı

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : hacı ata

« Önceki ::

Blogcu Yardim


Yalnız BİR'i iste; başkaları istenmeye değmiyor. BİR'i çağır; başkaları imdada gelmiyor. BİR'i talep et; başkaları lâyık değiller. BİR'i gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar. BİR'i bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. BİR'i söyle; Ona âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir...

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Etiket Bulutu

Bağlantılarım