BURÇ FM
Falling Objects
...UYAN EY GÖZLERİM GAFLETTEN UYAN, UYAN UYKUSU ÇOK GÖZLERİM UYAN... - Blogcu


Hacı Ata'nın Ardından

 

Fatih Camii’nin avlusunda son seferin için toplananlar, seni ne kadar tanıyordu bilemem; ama onların seni çok daha yakından tanımalarını isterdim. Duşanbe Ekonomi Lisesi’ndeki suntayla ikiye bölünmüş odanın sana ait, ahşap dolaptan ve eski iki kanepeden müteşekkil kısmı bile onlara ne kadar çok şey anlatırdı.

Bazen Türkiye’ye giderdin. Oradan döneceğini, odanın penceresine yuva yapan bir kumru müjdelerdi bize. Her defasında buna şahit olunca, o kumrunun nöbet bekleyen sâdık bir nefer gibi seni müjdelemek için oraya yerleştirildiğini anladık. Türkiye’den döndüğünde ise, o kumru âdeta seni rahatsız etmemek için uçar giderdi.

Duşanbe’nin sıcak yaz günlerinde, on dakika güneş altında kaldığımızda bunalır, başımızı sokacak bir gölge arardık. Sen ise o yakıcı güneşin altına sırtında ceketinle çıkar ve “Ben büyüğümden öğrendim, ceket giymek edeptir. Hepimizin bulunduğu ortamlarda bir ben, bir de o ceket giyeriz.” derdin. İlerlemiş yaşına rağmen, sabahtan akşama kadar çoğu zaman yayan, bazen de kliması ve hiçbir lüksü olmayan bir arabayla oradaki fidanların geleceği için koşturup dururdun. “Hacı Ağabey, sana Avrupa’dan son model bir araba getirtelim” diyenleri; “Evlâdım, insanlar sokaklarda aç dolaşırken, siz bana nasıl böyle bir teklifle gelirsiniz?!” diyerek yadırgardın. Akşamüzeri dönerdin okula. Gelmeni hasretle beklerdik. Lâcivert ceketin elinde yavaş yavaş çıkardın merdivenleri.

Tercümanın olan delikanlı: “Hocam bu ne enerji! Ayaklarımın altı şişti, Hacı Ağabey hiç mi yorulmaz?” derdi. Odana çekilip, çoraplarını çıkardığında içim sızlardı. Ayakların davul gibi şişmiş olurdu. Bazen ayaklarındaki çatlaklardan kan sızardı.

18 yaşındaki gençlerin bile şartlarına tahammül edemedikleri bir yerde sen, ordunun önünde giden şanlı süvari gibi bize hep şevk kaynağı oldun. Ekmeğin bulunmadığı, suyun temiz olmadığı; sokaklardakardeşin kardeşe kırdırıldığı, insan canının kıymetinin olmadığı; fırın önlerinde yüzlerce insanın evine ekmek götürmek için birbiriyle ölümüne mücadele ettiği ve insanların ekmek kuyruklarında vurulduğu zamanlardı. Sofrana yiyebileceğin bir şeyler bulabilmek için, can korkusu içinde pazara giderlerdi. Gıda ihtiyacını ancak tavuk ve gazlı suyla giderebiliyordun; çünkü hem şeker, hem de kalb hastası idin.

Oda olarak kullandığın küçük barakadan, lâvaboya gitmek için çıkardın. Paçalarını sıvar, beyaz terliğini giyerdin. Gün boyunca bütün Duşanbe’yi adımlayan sen, lâvaboya gitmek için, en az iki defa dinlenirdin. Sandalyeni getirir, okul lojmanının koridorunda seni beklerdik. Oturup bir nefes aldığında hâlimizi sorardın. Çocuklar gibi sevinirdik. Nasihat eder, talebelere nasıl davranmamız gerektiğinden bahsederdin. Sonra başından geçenleri anlatırdın.

Duş ve hâcethâneler, lâvabolarla aynı yerdeydi. Buraların fayansları acemice döşenmişti, kapıları da barakaları andırıyordu. Usta bulunamayınca, fayansları belletmenlerle okul müdürü döşemişti. Soğuk suyla yıkanmak mecburiyetinde kalan bir gence iltifat etmiştin. Sıcak suyun bile bulunmadığı mekânlar, sen teşrif edince güzelleşiyordu. Bu şartlar altında vazifelerini yapmaya çalışanları takdir ediyordun. Sen ise, takdir edilmeyi ötelere bırakmıştın.

Misafir gelecek olduğunda okulu dört dolanırdın. Allah’ın izniyle en küçük teferruatı bile unutmazdın. Masaya konacak çiçekten, merdivenlerin arkasındaki görünmeyen kirlerden, sıraların üstünde çizik olup olmamasına kadar her şeye dikkat ederdin. Kimseyi küçümsemez, ihmal etmezdin. Seni her zaman o mütebessim çehrenle hatırlayacağım.

Bir gün okulda çalışan yaşlı bir sıva ustasının hâl ve hatırını sormuş, gönlünü hoş etmiştin. Usta, senin dilini bilmiyordu; ama anlattığın her şeyi âdeta anlıyordu. Sen bir vefa membaıydın.

Sıla-i rahime niyetlenmiş, vedalaşmak için yanına gelmiştim. “Van’da falan şahıs var, ona benden çok selâm söyle!” demiştin. Dert ortaklarını en zor zamanlarda bile unutmamıştın. Vefatına inanamamıştık hiçbirimiz. Ama sen de fânîydin. Sevgili’ye kavuşma zamanın gelmiş, ötelere uçup gitmiştin. Vefatından yıllar sonra, Çin’e komşu bir ülkede pazarda alışveriş yapan arkadaşlara, yaşlı bir kadın: “Hacı Ata nasıl?” diye sormuştu. Arkadaşlar oldukça şaşırmıştı. Nerden tanıyordu Çin’e komşu bir ülkede yaşayan bu yaşlı kadın seni. Vefat ettiğini söylediler ona. Kadın dizine vurup öyle bir “Aaahhh!” çekti ki, oradakiler oldukça şaşırdılar kadının bu hâline. Seni tanıyanlar; “O, bu dünyanın insanı değildi.” diyerek, çocuklarına, torunlarına senin ismini koyuyorlar.
Günler günlere, aylar aylara, yıllar yıllara kavuştu sen gittikten sonra. Gözler yine seni arıyor. Ama çok güzel şeyler de oluyor Hacı Ağabey. Senin vesilenle Asya’nın steplerine atılan tohumlar boy verdi, fidan oldu.

Mekânın Cennet olsun Hacı Ağabey!

 

M.Zakir Sular - Sızıntı

Dilimi değdirdiğim yere kalbim yetişir mi?

Dilimi değdirdiğim yere kalbim yetişir mi?

Korkuyorum. Dilim kolayca dolanıyor süslü kelimelere. Büyük laflar damağımın her yanına yapışmış gibi. Dudağımdan sözler yâr yüzünden düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe. Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi, içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki.
Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı, ölüm, ayrılık, özlem birer kelime sadece... Dile dokunduğunda acıtmıyor, kulağa vurduğunda can yakmıyor.

Bunlar sözler, sadece sözler, sadece sözler. Ağzımda kolayca yankılanıyorlar. Bir çok kulağa çarpıyorlar. Belki bir kaç kalbe de iniyor. Havada asılı duruyor sesler. Harflerin zincirine tutunuyor sözler. Dört harf “ölüm ve sadece iki hece. “Ölüm” derken, kelimenin tam ortasında dil damağa değiyor. Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor. “Ölümmmm.. Buluşuyor dil ve damak. Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay ölüm... bu kadar kolay. Demesi kolay.. Ya olması ölümün. Ya dudakları soğutması. Eşiğinde durmak son nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir yangındır ömrün bir nefese daha yetmemesi.. Ölümün kendisini ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin tam ortasında kala kalıp zamanın kırık cam parçaları gibi gırtlağına battığını hissettin mi?

Korkuyorum. Yalancı olmaktan korkuyorum. Dilimi değdirdiğim yerlere kalbimi yetiştirememekten korkuyorum. Dudaklarıma vuran sözlerin tenimde iz bırakmadan savrulması yalancı eder mi beni? Ya herşeyimi yitirmiş ve geriye sadece sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş sözler, süslü sözler, içinde kalp olmayan kalp sözler...

Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri olunca neyi gördüler? Hangi hasretler koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye yarım kalmış işler, sonra söylerim diye söylenememiş sözler, sırası değil diye gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında susan dudak söyleyeceklerinin hepsini söyleyememişti. Ölümün kollarında açık kalan eller, sahip olunacakların hepsini bitirmiş miydi?

Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa gözleriyle söylüyor. Bir ölünün gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini. Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna savuruyor geç kalmışlıkların hepsi. Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor.

Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor. Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim gibi sözlere tutunma sevdası yok ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez konuşur ve konuştuğunda en büyük sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve yazsam, ancak ölümün sözünü ederim. Ölümün sözü, ölümün kendisi değil. Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın her “tik-tak”ı uzaklıkların sinsi habercisidir; çatlaklar açar aramızda, içimizde.

Hayat, aslında hep ölümü anlatır dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun diye değildir bu. Ölümün eşiğinde yaşanan bir hayat daha çok anlam arar kendine, daha çok heyecan bulur da o yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin bir son varsa, hayatı som bir altın gibi işlemeye koyulursun. Ucunu açık sanırsan, oyalanmaya durursun, hoyratça savurursun, oyuna dalarsın. Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak sahte bir uyanıklık içinde uyursun. Uyanamazsın.

Buraya yazıyorum: en güzel, en içten yazımı öldüğümde yazmış olacağım.. En sahici nasihatimi, en umulmadık haykırışımı cenazem söyleyecek sana. Hayata nokta koyduğumda yüreğine çelikten sözler dikmiş olacağım. Çelikten sözler.. Ezsen de unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında bir yerde suskun bir tohum gibi patlamayı bekleyecek. Hiç beklemediğin anda çiçekler açacak, buruk meyveler sunacak.

Sen sus ey ölüm.Ben sana hece hece yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben kelimelerle yoluna tuzak kurdukça, sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen perdeler ardına saklan. Sen sus ki, bana söz söylemek kalsın.Yalan sözler. Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı. Yüreksiz sözler. Sözler kalsın.


Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim!

Alıntıdır...

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Temennisi Gerçekleşti

 

Samanyolu Haber bundan yaklaşık bir buçuk ay önce Fethullah Gülen Hocaefendi'nin herkul.org internet sitesinde yayınlanan bir sohbetini haber yapmıştı.

Gülen, bu konuşmasında önemli tavsiyelerde bulunuyor ve herkesi Güneydoğudaki vatandaşlarla kucaklaşmaya çağırıyordu. Hocafendi'nin bu çağrısı Kurban Bayramı’nda Kimse Yok Mu Derneği’nin organizasyonuyla hayata geçti. Anadolu’nun çeşitli illerinden gelen onbinlerce yardımsever Güneydoğu halkı ile bayramlaştı.

 

Fethullah Gülen Hocaefendi, herkul.org internet sitesinde yayınlanan bir konuşmasında Türkiye'nin ihtiyacı olan kardeşliğe vurgu yapmış ve yıllardır ihmal edilen Güneydoğulu vatandaşlarımızla kucaklaşılmasını tavsiye etmişti. Hocaefendi'nin bu temennisi kurban bayramında gerçekleşti ve Kimse Yok Mu Derneği'nin organize ettiği programlarda onbinlerce hayırsever, bayramı Güneydoğudaki illerde karşıladı.

Hocaefendi bir buçuk ay önceki konuşmasında, birlik-beraberlik noktasında, yapılan hamasi açıklamalarla bir yere varmanın mümkün olmadığını anlatıyor ve Türkiye'nin kenetlenmesini sağlayacak ciddi bir aksiyon gerektiğini söylüyordu.

 

LAF DEĞİL AKSİYON ÜRETMELİ

Hani var ya, çok günümüzde telaffuz ediliyor; kederde, tasada, kıvançta bilmem ne de falan diyorlar. Lafta söyleniyor bunlar. Bunların da esas fiili durumu çok önemlidir yine. Nazari söylenilir de onlar destan gibi kalıyor. Esas ameli yönü onun. o iş için bir şeyler yapma, gitme, getirme. gitme, götürme Güneydoğu ile böyle kardeş şehir başta, kardeş kasabalar olabilir, kardeş köyler olabilir, kardeş belediyeler olabilir. Şimdi bunlara bağlanacak olursa mesele büyük ölçüde belki halledilir. Yani onlar hazırlıklı olurlar. fakat ne yapıp yapıp bence birilerinin oradaki o duyguyu düşünceyi sertleştirmesine karşılık bizim yumuşatmaya çalışmamız lazım. Elalem o problemin devamını istiyor mütemadisini istiyor. Kronik bir şey var orada yani. Sürekli böyle virüs pompalayarak orada böyle yer yer akut hale getiriyorlar onu harici müdahale ile. Ve orada problem çıkarıyorlar.

Anadolu insanının her birisini bir diğerine bağlayan çok güçlü fasl-ı müşterekleri olduğunu vurgulayan Gülen, bu bağı güçlendirmek için bayramların iyi birer vesile olduğunu ifade etmişti.

BAYRAMLAR ÖNEMLİ BİRER VESİLE

O insanların içinde bizim faslı müştereklerimiz karşısında öyle kopmaz bir bağ var, öyle ciddi bir irtibat var ki; bence çok küçük bir şeyle hemen, onu yeninden canlandırmak mümkün olacak. İşte bu kurbanlar, ramazanlar, bunlar için çok önemli vesile. Bundan sonra yapılacak şeylerde bir de kendi civanmertliğimizi, milletimizin o necip milletimizin ruhunda mündemiç bulunan, o enginliği o kucaklayıcılığı, kendi evlerimizde onları misafir ederek göstermemiz lazım.

İnsanların gönüllerini fethetme gayreti içinde olunması gerektiğine değinen Gülen ancak bu takdirde vifak ve ittifakın sağlanabileceğine işaret etmişti.

İNSANIMIZI KAZANMALIYIZ

…Şimdi bazen kazanmalar, gerçekten kazanma dediğimiz şeydir yani onunla herşeyi kazanırsınız. Onunla dünya kadar gönlü kazanırsınız. Bu açıdan bazen fethedeceğiniz bir gönül bir gönül değildir gönüllerdir o. O gönülle bütün gönüllere girmiş olursunuz. Bir kanaat önderinin gönlüne girmişseniz, dünya kadar insanın gönlüne girmiş olursunuz. Onlar kendi çevrelerine de böyle açılır saçılır, içleriyle dökülürler yani. Dolayısıyla en azı nedir bu işin en azı şudur; sizin hakkınızda su-i zandan kurtulurlar. Sonra vifak ve ittifak olur. Vifak ve ittifaka Tevfik-i ilahi olur. Sonra başkaları o ayrılığı kendi hesabına değerlendirme fırsatını bulamaz. Bakın zincirleme bir sürü şey oluyor burada. Biz de bunu yaparız Allah'ın izni inayetiyle…

 

Samanyoluhaber


islamiweb.net
Lider100.ComSohbetPRSITE - PRSITE PR Kazanmanın En Kolay Yolu iyiler.NET Popüler Siteler TRbuL zirvedeki siteler TR'li Siteler
Sayfa.com
Image Hosted by ImageShack.us